1031/YDS kelimeleri 277
- abuse : kötüye kullanma, yolsuzluk, suiistimal, acımasızca yerme, sövüp sayma, küfürler, sövgüler, (bedensel veya ruhsal) işkence
- accumulate : toplamak, biriktirmek, toplanmak, birikmek, yığılmak
- acquit : aklamak, temize çıkarmak, beraat ettirmek
- adoption : evlat edinme, edinme, benimseme
- afflict : acı vermek, ıstırap vermek, başına bela olmak
- affluent : zengin, gönençli
- agitate : çalkalanmak, çalkalamak, karıştırmak, heyecanlandırmak, ruhbilim ajite etmek, sallamak
- allege : iddia etmek
- allot : ayırmak, tahsis etmek, bölüştürmek
- amass : biriktirmek
- ample : bol, bol bol yetecek kadar, geniş
- appliance : aygıt, cihaz
- aptitude : yetenek, kabiliyet
- arrogance : küstahça bir kibir
- ascend : çıkmak, yukarı çıkmak, (hükümdar) (tahta) çıkmak

- aspire : amaçlamak, amaç edinmek, arzu etmek
- assess : değer biçmek, kıymet takdir etmek, (para miktarını) tayin etmek, hesaplamak, (belirli bir miktar para) talep etmek, değerlendirmek, bir şeyin niteliğini tayin etmek
- asset : mal, kıymetli şey, belirli bir nitelik, erdem veya beceri
- assignment : atama, ayırma, tayin, kararlaştırma, görev, ödev
- barn : ahır, çiftlik ambarı
- benediction : kutsama, takdis
- beset : kuşatmak, etrafını sarmak, rahat vermemek, yakasını bırakmamak, üzerine varmak, üzerine koymak
- bestow : (on/upon) (-e) vermek, ihsan etmek
- bias : verve, eğilim, önyargı, (birini) (belirli bir şekilde) etkilemek, (birinin) fikrini yönlendirmek/etkilemek
- bless : kutsamak, takdis etmek
- bountiful : cömert, eli açık, bol, çok
- brink : kenar (uçurum, felaket), kıyı
- bulk : hacim, oylum, çoğunluk
- canvass : (anket yapmak, abone veya oy toplamak amacıyla) (birçok kimseye) gidip konuşmak
- cave : mağara
- challenge : meydan okuma, meydan okumak
- chore : küçük bir iş, çoğul bir evin veya çiftliğin günlük işleri, güç ve tatsız iş
- clumsy : hantal, beceriksiz, sakar
- commence : başlamak
- commodity : mal, eşya
- compromise : uzlaşma, uyuşma, uzlaştırmak, şerefini tehlikeye atmak, tehlikeye atmak
- condemn : kınamak, ayıplamak, suçlu çıkarmak, mahkum etmek, hukuk kullanılmasını yasaklamak, hukuk kamulaştırmak, istimlak etmek, suçluluğunu açığa vurmak
- confession : itiraf, günah çıkartmak
- conjure : büyü yoluyla (ruh) çağırmak
- conspicuous : göze çarpan, dikkati çeken
- contaminate : (hastalık, mikrop, pislik) bulaştırmak, geçirmek, kirletmek
- contradiction : aykırılık, çelişki, çelişme, tutarsızlık, yalanlama
- convene : toplanmak, toplamak, toplantıya çağırmak
- converge : bir noktaya yönelmek, geometri yakınsamak
- counterfeit : sahte, kalp, taklit, kalp para basmak, taklit etmek, sahtesini yapmak
- counterpart : taydaş, karşılık, tamamlayıcı şey, kopya, ikinci nüsha, suret
- revelation : açığa çıkma, açığa çıkarma, keşif, vahiy
- curfew : sokağa çıkma yasağı
- curtail : kesmek, kısaltmak, azaltmak
- cute : şirin, güzel,tatlı
- deception : aldatma, aldanma, yalancılık, hile, düzen, dolap
- deem : saymak, addetmek
- defer : sonraya bırakmak, ertelemek, to –e boyun eğmek
- defy : meydan okumak, karşı gelmek, karşı koymak
- delinquent : suçlu, suçu işeyen (çocuk) , ödenmemiş (hesap, vergi, borç v.b) borçlarını ödememiş
- delude : aldatmak, yanılmak
- depict : resmetmek, resmini çizmek, betimlemek, anlatmak
- deploy : plana gore yerleştirmek, askeri yayılmak
- deport : sınırdışı etmek
- despair : umutsuzluk, ümitsizlik, of –den umutsuz olmak, -den ümitsiz olmak
- despise : küçümsemek, hor görmek, adam yerine koymamak
- detach : ayırmak, çıkarmak, sökmek
- detest : nefret etmek, iğrenmek, tiksinmek
- dethrone : tahttan indirmek
- devastate : harap etmek, mahvetmek, viraneye çevirmek,perişan etmek
- devour : (yemeği) silip süpürmek, bir çırpıda yiyip bitirmek, (avı) parçalayıp yutmak, bir solukta okumak, (bir duygu) (birini) yiyip bitirmek, mahvetmek, yok etmek
- dexterous : eli çabuk, eli uz, usta
- dictate : dikte etmek, yazdırmak, emretmek, zorla Kabul ettirmek, gerektirmek, belirlemek
- dignify : onurlandırmak, şeref vermek, büyütmek, yüceltmek
- discrepancy : farklılık, ayrılık, fark, ayrım, çelişme, tutarsızlık, muhasebecilik fark, uyuşmazlık
- discrete : ayrı, farklı
- discretion : sağduyu, ağız sıklığı, takdir yetkisi
- disfavor : gözden düşme
- dismantle : sökmek, parçalara ayırmak, eşyasını boşaltmak
- disparity : eşitsizlik, fark
- dispatch : gönderme, sevketme, (telgraf, faks) çekme, mesaj, rapor, öldürme, idam etme, acele, hız, (kurye, mektup) göndermek, (telgraf, faks) çekmek, sevk etmek, göndermek, öldürmek,idam etmek, hızla idam ettirmek
- dispel : dağıtmak, defetmek, gidermek
- dispensation : dağıtma, verme, (kuraldışı bir şeyin yapılması için verilen) özel izin, (bir dinin etkili olduğu) dönem
- dispose : yerleştirmek, hazırlamak
- dissipation : dağıtma, dağılma, israf, sefahat
- dissuade : from –den caydırmak, -den vazgeçirmek
- distinction : ayırt etme, fark, paye, üstünlük
- diverge : ayrılmak, birbirinden uzaklaşmak
- drawback : sakınca, mahzur, dezavantaj
- drill : matkap, delgi, askeri talim, alıştırma, (matkapla) delmek, askeri talim yaptırmak, talim yapmak, alıştırma yaptırmak, alıştırma yapmak
- drop : damla, düşüş, iniş, damla, pek az miktar, bir yudum, danlatmak, damlamak, düşürmek, düşmek, serpmek, (arabadan) indirmek, vazgeçmek, bırakmak, kesmek, son vermek, (sesi) alçaltmak, alçalmak
- drowsy : uykulu, uyku veren
- edit : redaksiyon yapmak
- elation : sevinç, kıvanç
- elevate : yükseltmek, kaldırmak, terfi ettirmek
- elicit : (gerçeği) ortaya çıkarmak, (bilgi) edinmek, sağlamak, -e yol açmak, -e neden olmak
- emancipate : azat etmek, serbest bırakmak, özgürlüğüne kavuşturmak, from –den kurtarmak
- embody : in (belirli veya somut bir halde) dışa vurmak, kapsamak
- enclosure : (bir yeri) (duvar, çit v.b. ile) çevirme, (duvar, çit v.b ile) çevrili olan yer
- endeavor : yapmaya çalışmak, gayret etmek, çalışmak
- endorse : ciro etmek, onaylamak
- enforce : uygulamak, tatbik etmek, yerine getirmek
- enhance : (değer, fiyat v.b.’ni) artırmak, yükseltmek
- episode : edebiyat (olaylar zincirinde) olay, epizot, radio, televizyon (dizide) bölüm
- era : devir, çağ
- errand : ayak işi
- escalate : (fiyat v.b ‘ni) yükseltmek, yükselmek, (savaş, anlaşmazlık v.b.’ni) kızıştırmak, kızışmak
- evaluate : değerlendirmek
- evoke : aklına getirmek, çağrıştırmak
- exclude : from –in dışında bırakmak
- excuse : affetmek, mazur görmek
- exempt : muaf utmak
- exert : (güç) kullanmak, (gayret) sarfetmek
- expire : (süre) dolmak, süresi dolmak, sona ermek, ölmek, son nefesini vermek
- exploit : kahramanlık, kahramanca davranış
- extraneous : konu dışı, yabancı (madde, cisim)
- exultation : sevinme
- fallible : yanılabilir, hataya düşebilir
- fever : tıbbi ateş, hararet, tıbbi humma, duygu yoğunluğu belirtir
- fortify : -de tahkimat yapmak, -e moral vermek
- fraction : matematik kesir, (bir şeyden) küçük bir parça
- fragile : kolay kırılan, kırılgan
- frail : inc eve zayıf nahif, inc eve güçsüz, hafif ve kırılgan, zayıf (umut, ans v.b)

- friction : sürtünme, sürtünüm, tıbbi fonksiyon, ovma, ovuşturma, anlaşmazlık, uyuşmazlık, sürtüşme, ihtilaf
- funeral : cenaze töreni
- grace : zarefet, letafet, incelik, (Allaha özgü) inayet, hristiyanlık ( yemekten once veya sonra söylenen) şükran duası, ertelenme süresi
- hamper : kapaklı büyük sepet, çamaşır sepeti
- hangar : hangar
- hasten : acele ettirmek, acele etmek
- hectic : heyecanlı, telaşlı
- hostile : düşman, düşmanca, saldırgan
- hybrid : melez hayvan veya bitki, hibrit, melez, hibrit
- idiom : deyim, tabir, (bir gruba özgü) dil, ağız
- imitation : taklit, taklit etme
- immunity : bağışıklık, hukuk dokunulmazlık
- impede : engellemek
- implore : yalvarmak
- impress : etkilemek, on/upon aklına sokmak, (damga) basmak
- impulse : tepi, itki, itici güç, ani bir istek
- incessant : devamlı, sürekli, ardı arkası kesilmeyen
- indecent : yakışıksız, edepsiz, kaba, hukuk toplum töresine aykırı
- indignant : (haksızlıktan dolayı) kızgın, öfkeli
- infectious : bulaşıcı, başkalarına kolay geçen (gülme, neşe)
- inflict : (on/upon) –e (ağrı, acı, ceza) vermek
- infringe : (anlaşma, antlaşma v.b.’ni) bozmak, ihmal etmek, on/upon –e tecavüz etmek
- inhale : nefes almak, (sigara dumanını v.b.’ni) içine çekmek
- inspiration : ilham, esin, aşılama, telkin
- intent : amaç, maksat, niyet, on –e kararlı, on –e dalmış
- interim : aralık, ara, fasıla, geçiçi
- interrogate : sorguya çekmek, soru sormak
- intimidate : gözünü korkutmak, sindirmek, yıldırmak, gözdağı vermek
- invert : tersine çevirmek, tersyüz etmek, sırasını değiştirmek
- jubilation : coşkulu sevinç, coşku
- kindle : tutuşturmak, yakmak, tutuşmak, yanmak, ateş almak, uyandırmak, uyanmak
- loan : ödünç verme, ödünç alma, borçlanma, ödünç verilen şey, özellikle faiz karşılığında ödünç pra vermek, ödünç vermek
- lofty : yüksek, yüce, azametli, çalımlı
- longitude : boylam
- loose : gevşek, dağınık, seyrek, serbest, aslından uzak (çeviri, yorum) bol, dökümlü, (giysi), sallanan (diş), yumuşak (öksürük), serbest, hafifmeşrep
- mass : ekmek ve şarap ayini, kudas, bu ayine özgü müzik
- meager : yetersiz, eksik, az, yavan, tatsız, zayıf
- menace : tehdit, gözdağı, tehdit eden şey, tehdit etmek, gözdağı vermek
- mount : dağ, tepe
- mourn : yas tutmak, matem tutmak, kederlenmek
- novelty : yenilik, yeni çıkmış şey
- nuisance : baş belası
- oath : yemin, ant, küfür, lanet
- obstinate : inatçı, direngen, dik kafalı
- ongoing : devam eden
- oppress : sıkmak, sıkıştırmak, baskı yapmak, eziyet etmek, zulmetmek, bunaltmak, sıkıntı vermek
- ordeal : karakter veya dayanıklılık denemesi, büyük sıkıntı
- outnumber : sayıca üstün olmak, sayıca geçmek
- outset : başlangıç
- overlook : gözden kaçırmak, göz yummak, dikkate almamak, bakmak
- overshadow : gölgelemek, gölge düşürmek, gölgede bırakmak
- pace : adım, bir adımda alınan yol, gidiş, yürüyüş, yürüyüş hızı, hız, adımlamak, arşınlamak, bir aşağı bir yukarı yürümek, volta atmak, (yarışçının) hızını ayarlamak
- patronage : koruma, himaye, yardım
- penetrate : girmek, içine işlemek, nüfuz etmek, etkilemek, gelip geçmek, anlamak, sokulmak, içeriye sızmak
- peril : tehlike, tehlikeye uğrama, tehlikeye atmak
- perish : ölmek, yok olmak, soyu tükenmek
- permeate : nüfuz etmek, içine işlemek
- perpetrate : (suç v.b’ni) işlemek
- perseverance : sebat, direşme
- pertinent : yerinde, geçerli
- petition : rica, dilek, dua, dilekçe, for için rica etmek, için ricada bulunmak, dilekçe vermek
- petty : küçük, önemsiz, ufak tefek
- pole : polanyalı, leh
- posterity : döl, soy, gelecek kuşaklar
- precise : tam, kesin, çok dikkatli, titiz (kimse), titizlikle yapılmış (iş), dakik (saat), hassas (alet)
- predator : yırtıcı hayvan
- predicament : kötü durum, bela, durum, hal, vaziyet
- prey : av, on –I avlamak, on –I sıkmak, -e sıkıntı vermek
- prone : yüzükoyun yatmış, eğilimli
- propensity : (for/to) (-e) eğilim
- proximity : yakınlık
- purify : temizlemek, arındırmak, arınmak, temize çıkarmak, sadeleştirmek
- pursuit : kovalama, izleme, takip, uğraş, iş, peşinde olma, gerçekleştirmeye çalışma
- rank : sıra, dizi, saf, askeri rütbe, derece, mertebe, mevki, aşama, makam, derecelendirmek, sıraya koymak, (belirli bir grubun) içinde olmak, (belirli bir gruptan) biri sayılmak
- rate : oran, nispet, sıklık,
- rebuke : azarlamak, paylamak, azar, paylama
- recede : geri çekilmek
- recite : ezberden okumak, (öğrenci) ders anlatmak, sayıp dökmek, anlatmak
- reconciliation : uzlaşma, barışma
- refinement : arıtma, rafine etme, rötuş etme, kibarlık, incelik, zariflik
- refrain : (müzik) nakarat
- regress : gerilemek
- relieve : gönlünü ferahlatmak, kurtarmak, nöbetini devralmak
- remain : kalmak, durmak, artakalmak, olduğu gibi kalmak
- remedy : çare, ilaç, deva, çaresini bulmak, düzeltmek
- renunciation : vazgeçme, terketme, ret
- repeal : (yasa, emir v,b’ni) kaldırmak, iptal etmek
- repent : pişman olmak, tövbe etmek
- reprimand : azar, paylama, azarlamak, paylamak
- resolve : karar vermek, çözmek, halletmek,ortadan kaldırmak, karar vermek, kararlaştırmak, fizik, kimya çözmek, karar, niyet, kararlılık
- retaliation : misilleme, kısas, öç, intikam
- reverse : aksi, arka, ters, tersine dönmüş, ters çevirmek, tersyüz etmek, tersine dönmek, yerlerini değiştirmek, otomotiv geri getirmek, bir konudaki fikrini değiştirmek, hukuk (kararı) iptal etmek, feshetmek, ters taraf, ters, arka taraf, arka, ters, aksi, zıt olan şey, teslik, aksilik, otomotiv geri vites

- riot : kargaşa, ayaklanma, isyan, cümbüş, eğlenti, kargaşa çıkarmak, ayaklanmak, isyan etmek
- rough : pürtüklü, pütür pütür, tırtıklı, tırtık tırtık, kaba, kaba biçilmiş (çimen), bozuk (yol, kaldırım), engebeli (arazi), dalgalı (deniz, su), fırtınalı (hava), şiddetli (rüzgar), kaba, görgüsüz (kimse), kaba, incelikten yoksun, zor, sıkıntılı, kaba, son şeklini henüz almamış, kulağa hoş gelmeyen, kulağı rahatsız eden, külhanbeyi
- sake : hatır, uğur
- salute : selam vermek, selamlamak, selamlama, selam
- sane : aklı başında, mantıklı
- sarcastic : iğneleyici, alaylı, müstehzi
- scope : saha, alan, faaliyet alanı, olanak, fırsat, kapsam, konuşma dili teleskop, mikroskop
- scout : izci, gözcü, keşif kolu, casus (asker, gem, veya uçak) keşif yapmak, keşfe çıkmak
- secede : (siyasal veya dinsel bir örgütten) ayrılmak
- seclude : from –i –den ayırmak
- seep : sızmak, sızıntı yapmak
- seize : tutmak, yakalamak, el koymak, zaptetmek, müsadere etmek, gaspetmek, kavramak, anlamak
- serene : sakin, yüce
- shelter : sığınak, barınak, korunak, siper,korumak, barındırmak, barınmak, saklanmak, sığınmak, siperlanmek
- shuffle : (iskambil kağıtlarını) karıştırmak, karmak, (birşeyleri) bir yerden alıp başka yere koymak, (ayaklarını) sürüklemek, ayaklarını sürüyerek yürümek, iskambil kağıtlarını karıştırma, ayaklarını sürüyerek yürüme
- simulate : taklidini yapmak, gibi yapmak,
- slightly : azıcık, birazcık
- slot : dar ve uzun yiv veya açıklık, delik, konuşma dili yer
- solid : katı, sıvı olmayan, som (metal), massif (ağaç, tahta), yekpare ve içi dolu (madde), tam, kesintisiz, aralıksız, fasılasız, sağlam, dayanıklı, sağlam, güvenilir, muteber, geometri katı, katı, katı madde
- sovereign : özerk (devlet), en büyük siyasi iktidara sahip, egemen, mutlak, sınırsız, hükümdar, bir çeşit ingiliz altını (para)
- span : süre, müddet, (kemer veya köprü ayakları arasındaki) açıklık, genişlik, karış, (kemer) (yolun) üstünden geçmek, (köprü) (bir yerin) üstünden geçmek, kapsamak, (bir çağın belirli bir dönemini) yaşamak
- spontaneous : kendiliğinden olan, spontane, spontane, anında yapılan
- spurious : sahte
- stable : sağlam, kolayca sarsılmaz, güvenilir, dengeli (kimse), fizik stabil, kararlı, istikrarlı
- stake : kazık, (bitki için) ispalya, sırık, herek, ticaret pay, hisse, kazığa bağlamak, sırığa/ispalyaya bağlamak, off kazıklarla (bir yerin) sınırlarını belirtmek, on (kumarda) (birine, bir şeye) (para) koymak, on (umudu, geleceği, hayatı) (birine, bir şeye) bağlamak
- stale : bayat
- steadfast : sadakatli, sadık, sabit, değişmeyen, sözünden dönmeyen
- steer : direksiyonda olmak, direksiyon kullanmak, denizcilikle ilgili dümende olmak, dümen kullanmak, into –e yönelmek, through –İ (bir yerden) geçirmek, denizcilikle ilgili for (belirli bir yere) giden rotayı izlemek, (belirli bir yere) doğru gitmek
- stern : müsahamasız, sert (kimse), sert (bakış, yüz)
- stiff : katı, sert (bir şey), kaskatı, gergin (kas), koyu, koyu bir kıvamda olan, zor, güç, müşkül, resmi, soğuk (davranış), morto, ceset
- strenuous : yorucu, ağır, zor (iş), gayretli
- stun : sersemlemek, -İ şoke etmek, (birinde) şok etkisi yaratmak, -İ çok şaşırtmak
- sturdy : sağlam, dayanıklı, gürbüz, sağlıklı
- subdue : (bir yeri, halkı) zor kullanarak control altına almak, (birini) hizaya getirmek, (bir isteği, korkuyu) bastırmak
- submerge : -İ suyun içine baktırmak/daldırmak, suyun içine bakmak/dalmak, sular (bir yeri) kaplamak, sular altında kalmak
- submit : teslim olmak, boyun eğmek, arzetmek, sunmak, bildirmek, göndermek, vermek, (fikir) ileri sürmek
- subordinate : (başka bir şeye gore) –den aşağı kalan, -den sonra gelen, daha az önemli olan, başkasının emrinde olan (kimse), başkasının emrinde olan kimse
- subsequent : sonraki, sonra gelen, (belirli bir olayı) takip eden
- summon : (birini) resmen emirle çağırmak, (birini) çağırtmak, (toplantının) yapılması için emir vermek, (up) (gcünü veya cesaretini) toplamak
- surmount : üstesinden gelmek, hakkından gelmek, -İn üstünden yükselmek, -İn üstünde durmak
- sweep : süpürmek, away yok etmek, silip süpürmek, alıp götürmek, sürüklemek, (bir yerin) üzerinden geçmek, istila etmek,
- tame : evcilleştirilmiş, evcil, uysal, munis, heyecan vermeyen, heyecansız, sıkıcı, yavan, evcilleştirmek, uysallaştırmak, uslandırmak
- tease : şaka yollu takılmak, alay ederek sataşmak, (saçı) (tarakla) kabartmak, başkalarına takılmayı seven kimse, takılgan kimse
- temperament : mizaç, huy, tabiat, yaradılış
- tempt : (birini) ayartmaya çalışmak, doğru yoldan saptırmaya çalışmak, birinin kendi nefesiyle mücadele etmesine yol açmak,
- testament : vasiyetname
- thrift : tutum, ekonomi, idare
- tight : sıkışmış, iyice gerilmiş, gergin, dar veya sıkı (giysi), aralarında az aralık bulunan, sık (saflar), konuşma dili sıkı, cimri, konuşma dili sarhoş, temin edilmesi zor (bir malzeme), sıkı, sıkı bir şekilde
- tiny : ufacık, küçücük, minicik, minnacık, minimini
- torment : ıstırap, azap, işkence, eziyet çektiren kimse, eziyet veren şey
- trace : iz, eser, ufacık bir miktar, (bir şeyin) üzerine şeffaf bir kağıt koyup kopyasını çıkarmak, to bazı izleri veya ipuçlarını takip ederek (birinin, bir şeyin) (nerede) olduğunu keşfetmek veya saptamak, bazı ipuçlarını takip ederek (bir olayı) (belirli bir sebebe) bağlamak, bırakılan ipuçları (birini) (belirli bir yere) kadar götürmek, (bir olayın tarihini) (belirli bir sure boyunca) safha safha vermek, to (silsileyi) (geçmişte belirli bir zamana kadar) saptamak, (bir ailenin silsilesi) (geçmişte belirli bir zamana kadar) uzatmak
- tremble : titremek, ürpermek, titreme, ürperme
- tyrant : zorba, zalim, tiran, zorba hükümdar, despot
- underrate : gerçek değerinden az değer vermek, küçümsemek
- utensil : kap, alet
- utmost : en uzak, en son, en büyük, en yüksek, en fazla
- utter : bütün bütün, tam, kesin, mutlak
- victorious : galip, utkulu, muzaffer
- vigorous : kuvvetli, etkin, dinç, gayretli, enerjik
- virtue : erdem, fazilet, meziyet, yarar, fayda, avantaj, yararlı özellik, değerli özellik, önemli özellik, güç, iffet
- wearisome : sıkıcı, yorucu, bıktırıcı, usandırıcı
- weird : esrarengiz, garip, acayip, tuhaf
- well-bred : terbiyeli, kibar
- whine : inlemek, ağlamak, iniltiler çıkarmak, sızlanmak, sızlamak, yakınmak, (kurşun) vınlamak, (sivrisinek) vızıldamak, inilti, inleme, sızıltı, sızlama, (kurşuna ait) vınlama, (sivrisineğin çıkardığı) vızıltı
- woeful : keder oldu, keder verici, acıklı, korkunç, feci
- yield : (ürün, vergi, sonuç) vermek, (kar, kazanç) getirmek, teslim etmek, teslim olmak, to (başkasına) vermek, bırakmak, (birşeyin doğru olduğunu) Kabul etmek, ürün, mahsul, verim, hasılat, gelir
- zeal : gayret, şevk, coşkunluk, ateşlilik
