Skip to content

1031/YDS kelimeleri 277

  1. abuse  : kötüye kullanma, yolsuzluk, suiistimal, acımasızca yerme, sövüp sayma, küfürler, sövgüler, (bedensel veya ruhsal) işkence
  2. accumulate  : toplamak, biriktirmek, toplanmak, birikmek, yığılmak
  3. acquit  : aklamak, temize çıkarmak, beraat ettirmek
  4. adoption  : evlat edinme, edinme, benimseme
  5. afflict  : acı vermek, ıstırap vermek, başına bela olmak
  6. affluent  : zengin, gönençli
  7. agitate  : çalkalanmak, çalkalamak, karıştırmak, heyecanlandırmak, ruhbilim ajite etmek, sallamak
  8. allege  : iddia etmek
  9. allot  : ayırmak, tahsis etmek, bölüştürmek
  10. amass  : biriktirmek
  11. ample  : bol, bol bol yetecek kadar, geniş
  12. appliance  : aygıt, cihaz
  13. aptitude  : yetenek, kabiliyet
  14. arrogance  : küstahça bir kibir
  15. ascend  : çıkmak, yukarı çıkmak, (hükümdar) (tahta) çıkmak
  16. aspire  : amaçlamak, amaç edinmek, arzu etmek
  17. assess  : değer biçmek, kıymet takdir etmek, (para miktarını) tayin etmek, hesaplamak, (belirli bir miktar para) talep etmek, değerlendirmek, bir şeyin niteliğini tayin etmek
  18. asset  : mal, kıymetli şey, belirli bir nitelik, erdem veya beceri
  19. assignment  : atama, ayırma, tayin, kararlaştırma, görev, ödev
  20. barn  : ahır, çiftlik ambarı
  21. benediction  : kutsama, takdis
  22. beset  : kuşatmak, etrafını sarmak, rahat vermemek, yakasını bırakmamak, üzerine varmak, üzerine koymak
  23. bestow  : (on/upon) (-e) vermek, ihsan etmek
  24. bias  : verve, eğilim, önyargı, (birini) (belirli bir şekilde) etkilemek, (birinin) fikrini yönlendirmek/etkilemek
  25. bless  : kutsamak, takdis etmek
  26. bountiful  : cömert, eli açık, bol, çok
  27. brink  : kenar (uçurum, felaket), kıyı
  28. bulk  : hacim, oylum, çoğunluk
  29. canvass  : (anket yapmak, abone veya oy toplamak amacıyla) (birçok kimseye) gidip konuşmak
  30. cave  : mağara
  31. challenge  : meydan okuma, meydan okumak
  32. chore  : küçük bir iş, çoğul bir evin veya çiftliğin günlük işleri, güç ve tatsız iş
  33. clumsy  : hantal, beceriksiz, sakar
  34. commence  : başlamak
  35. commodity  : mal, eşya
  36. compromise  : uzlaşma, uyuşma,  uzlaştırmak, şerefini tehlikeye atmak, tehlikeye atmak
  37. condemn  : kınamak, ayıplamak, suçlu çıkarmak, mahkum etmek, hukuk kullanılmasını yasaklamak, hukuk kamulaştırmak, istimlak etmek, suçluluğunu açığa vurmak
  38. confession  : itiraf, günah çıkartmak
  39. conjure  : büyü yoluyla (ruh) çağırmak
  40. conspicuous  : göze çarpan, dikkati çeken
  41. contaminate  : (hastalık, mikrop, pislik) bulaştırmak, geçirmek, kirletmek
  42. contradiction  : aykırılık, çelişki, çelişme, tutarsızlık, yalanlama
  43. convene  : toplanmak, toplamak, toplantıya çağırmak
  44. converge  : bir noktaya yönelmek, geometri yakınsamak
  45. counterfeit  : sahte, kalp, taklit, kalp para basmak, taklit etmek, sahtesini yapmak
  46. counterpart  : taydaş, karşılık, tamamlayıcı şey, kopya, ikinci nüsha, suret
  47. revelation  : açığa çıkma, açığa çıkarma, keşif, vahiy
  48. curfew  : sokağa çıkma yasağı
  49. curtail  : kesmek, kısaltmak, azaltmak
  50. cute  : şirin, güzel,tatlı
  51. deception  : aldatma, aldanma, yalancılık, hile, düzen, dolap
  52. deem  : saymak, addetmek
  53. defer  : sonraya bırakmak, ertelemek, to –e boyun eğmek
  54. defy  : meydan okumak, karşı gelmek, karşı koymak
  55. delinquent  : suçlu, suçu işeyen (çocuk) , ödenmemiş (hesap, vergi, borç v.b) borçlarını ödememiş
  56. delude  : aldatmak, yanılmak
  57. depict  : resmetmek, resmini çizmek, betimlemek, anlatmak
  58. deploy  : plana gore yerleştirmek, askeri yayılmak
  59. deport  : sınırdışı etmek
  60. despair  : umutsuzluk, ümitsizlik, of –den umutsuz olmak, -den ümitsiz olmak
  61. despise  : küçümsemek, hor görmek, adam yerine koymamak
  62. detach  : ayırmak, çıkarmak, sökmek
  63. detest  : nefret etmek, iğrenmek, tiksinmek
  64. dethrone  : tahttan indirmek
  65. devastate  : harap etmek, mahvetmek, viraneye çevirmek,perişan etmek
  66. devour  : (yemeği) silip süpürmek, bir çırpıda yiyip bitirmek, (avı) parçalayıp yutmak, bir solukta okumak, (bir duygu) (birini) yiyip bitirmek, mahvetmek, yok etmek
  67. dexterous  : eli çabuk, eli uz, usta
  68. dictate  : dikte etmek, yazdırmak, emretmek, zorla Kabul ettirmek, gerektirmek, belirlemek
  69. dignify  : onurlandırmak, şeref vermek, büyütmek, yüceltmek
  70. discrepancy  : farklılık, ayrılık, fark, ayrım, çelişme, tutarsızlık, muhasebecilik fark, uyuşmazlık
  71. discrete  : ayrı, farklı
  72. discretion  : sağduyu, ağız sıklığı, takdir yetkisi
  73. disfavor  : gözden düşme
  74. dismantle  : sökmek, parçalara ayırmak, eşyasını boşaltmak
  75. disparity  : eşitsizlik, fark
  76. dispatch  : gönderme, sevketme, (telgraf, faks) çekme, mesaj, rapor, öldürme, idam etme, acele, hız, (kurye, mektup) göndermek, (telgraf, faks) çekmek, sevk etmek, göndermek, öldürmek,idam etmek, hızla idam ettirmek
  77. dispel  : dağıtmak, defetmek, gidermek
  78. dispensation  : dağıtma, verme, (kuraldışı bir şeyin yapılması için verilen) özel izin, (bir dinin etkili olduğu) dönem
  79. dispose  : yerleştirmek, hazırlamak
  80. dissipation  : dağıtma, dağılma, israf, sefahat
  81. dissuade  : from –den caydırmak, -den vazgeçirmek
  82. distinction  : ayırt etme, fark, paye, üstünlük
  83. diverge  : ayrılmak, birbirinden uzaklaşmak
  84. drawback  : sakınca, mahzur, dezavantaj
  85. drill  : matkap, delgi, askeri talim, alıştırma, (matkapla) delmek, askeri talim yaptırmak, talim yapmak, alıştırma yaptırmak, alıştırma yapmak
  86. drop  : damla, düşüş, iniş, damla, pek az miktar, bir yudum, danlatmak, damlamak, düşürmek, düşmek, serpmek, (arabadan) indirmek, vazgeçmek, bırakmak, kesmek, son vermek, (sesi) alçaltmak, alçalmak
  87. drowsy  : uykulu, uyku veren
  88. edit  : redaksiyon yapmak
  89. elation  : sevinç, kıvanç
  90. elevate  : yükseltmek, kaldırmak, terfi ettirmek
  91. elicit  : (gerçeği) ortaya çıkarmak, (bilgi) edinmek, sağlamak, -e yol açmak, -e neden olmak
  92. emancipate  : azat etmek, serbest bırakmak, özgürlüğüne kavuşturmak, from –den kurtarmak
  93. embody  : in (belirli veya somut bir halde) dışa vurmak, kapsamak
  94. enclosure  : (bir yeri) (duvar, çit v.b. ile) çevirme, (duvar, çit v.b ile) çevrili olan yer
  95. endeavor  : yapmaya çalışmak, gayret etmek, çalışmak
  96. endorse  : ciro etmek, onaylamak
  97. enforce  : uygulamak, tatbik etmek, yerine getirmek
  98. enhance  : (değer, fiyat v.b.’ni) artırmak, yükseltmek
  99. episode  : edebiyat (olaylar zincirinde) olay, epizot, radio, televizyon (dizide) bölüm
  100. era  : devir, çağ
  101. errand  : ayak işi
  102. escalate  : (fiyat v.b ‘ni) yükseltmek, yükselmek, (savaş, anlaşmazlık v.b.’ni) kızıştırmak, kızışmak
  103. evaluate  : değerlendirmek
  104. evoke  : aklına getirmek, çağrıştırmak
  105. exclude  : from –in dışında bırakmak
  106. excuse  : affetmek, mazur görmek
  107. exempt  : muaf utmak
  108. exert  : (güç) kullanmak, (gayret) sarfetmek
  109. expire  : (süre) dolmak, süresi dolmak, sona ermek, ölmek, son nefesini vermek
  110. exploit  : kahramanlık, kahramanca davranış
  111. extraneous  : konu dışı, yabancı (madde, cisim)
  112. exultation  : sevinme
  113. fallible  : yanılabilir, hataya düşebilir
  114. fever  : tıbbi ateş, hararet, tıbbi humma, duygu yoğunluğu belirtir
  115. fortify  : -de tahkimat yapmak, -e moral vermek  
  116. fraction  : matematik kesir, (bir şeyden) küçük bir parça
  117. fragile  : kolay kırılan, kırılgan
  118. frail  : inc eve zayıf nahif, inc eve güçsüz, hafif ve kırılgan, zayıf (umut, ans v.b)
  119. friction  : sürtünme, sürtünüm, tıbbi fonksiyon, ovma, ovuşturma, anlaşmazlık, uyuşmazlık, sürtüşme, ihtilaf
  120. funeral  : cenaze töreni
  121. grace  : zarefet, letafet, incelik, (Allaha özgü) inayet, hristiyanlık ( yemekten once veya sonra söylenen) şükran duası, ertelenme süresi
  122. hamper  : kapaklı büyük sepet, çamaşır sepeti
  123. hangar  : hangar
  124. hasten  : acele ettirmek, acele etmek
  125. hectic  : heyecanlı, telaşlı
  126. hostile  : düşman, düşmanca, saldırgan
  127. hybrid  : melez hayvan veya bitki, hibrit, melez, hibrit
  128. idiom  : deyim, tabir, (bir gruba özgü) dil, ağız
  129. imitation  : taklit, taklit etme
  130. immunity  : bağışıklık, hukuk dokunulmazlık
  131. impede  : engellemek
  132. implore  : yalvarmak
  133. impress  : etkilemek, on/upon aklına sokmak, (damga) basmak
  134. impulse  : tepi, itki, itici güç, ani bir istek
  135. incessant  : devamlı, sürekli, ardı arkası kesilmeyen
  136. indecent  : yakışıksız, edepsiz, kaba, hukuk toplum töresine aykırı
  137. indignant  : (haksızlıktan dolayı) kızgın, öfkeli
  138. infectious  : bulaşıcı, başkalarına kolay geçen (gülme, neşe)
  139. inflict  : (on/upon) –e (ağrı, acı, ceza) vermek
  140. infringe  : (anlaşma, antlaşma v.b.’ni) bozmak, ihmal etmek, on/upon –e tecavüz etmek
  141. inhale  : nefes almak, (sigara dumanını v.b.’ni) içine çekmek
  142. inspiration  : ilham, esin, aşılama, telkin
  143. intent  : amaç, maksat, niyet, on –e kararlı, on –e dalmış
  144. interim  : aralık, ara, fasıla, geçiçi
  145. interrogate  : sorguya çekmek, soru sormak
  146. intimidate  : gözünü korkutmak, sindirmek, yıldırmak, gözdağı vermek
  147. invert  : tersine çevirmek, tersyüz etmek, sırasını değiştirmek
  148. jubilation  : coşkulu sevinç, coşku
  149. kindle  : tutuşturmak, yakmak, tutuşmak, yanmak, ateş almak, uyandırmak, uyanmak
  150. loan  : ödünç verme, ödünç alma, borçlanma, ödünç verilen şey, özellikle faiz karşılığında ödünç pra vermek, ödünç vermek
  151. lofty  : yüksek, yüce, azametli, çalımlı
  152. longitude  : boylam
  153. loose  : gevşek, dağınık, seyrek, serbest, aslından uzak (çeviri, yorum) bol, dökümlü, (giysi), sallanan (diş), yumuşak (öksürük), serbest, hafifmeşrep
  154. mass  : ekmek ve şarap ayini, kudas, bu ayine özgü müzik
  155. meager  : yetersiz, eksik, az, yavan, tatsız, zayıf
  156. menace  : tehdit, gözdağı, tehdit eden şey, tehdit etmek, gözdağı vermek
  157. mount  : dağ, tepe
  158. mourn  : yas tutmak, matem tutmak, kederlenmek
  159. novelty  : yenilik, yeni çıkmış şey
  160. nuisance  : baş belası
  161. oath  : yemin, ant, küfür, lanet
  162. obstinate  : inatçı, direngen, dik kafalı
  163. ongoing  : devam eden
  164. oppress  : sıkmak, sıkıştırmak, baskı yapmak, eziyet etmek, zulmetmek, bunaltmak, sıkıntı vermek
  165. ordeal  : karakter veya dayanıklılık denemesi, büyük sıkıntı
  166. outnumber  : sayıca üstün olmak, sayıca geçmek
  167. outset  : başlangıç
  168. overlook  : gözden kaçırmak, göz yummak, dikkate almamak, bakmak
  169. overshadow  : gölgelemek, gölge düşürmek, gölgede bırakmak
  170. pace  : adım, bir adımda alınan yol, gidiş, yürüyüş, yürüyüş hızı, hız, adımlamak, arşınlamak, bir aşağı bir yukarı yürümek, volta atmak, (yarışçının) hızını ayarlamak
  171. patronage  : koruma, himaye, yardım
  172. penetrate  : girmek, içine işlemek, nüfuz etmek, etkilemek, gelip geçmek, anlamak, sokulmak, içeriye sızmak
  173. peril  : tehlike, tehlikeye uğrama, tehlikeye atmak
  174. perish  : ölmek, yok olmak, soyu tükenmek
  175. permeate  : nüfuz etmek, içine işlemek
  176. perpetrate  : (suç v.b’ni) işlemek
  177. perseverance  : sebat, direşme
  178. pertinent  : yerinde, geçerli
  179. petition  : rica, dilek, dua, dilekçe, for için rica etmek, için ricada bulunmak, dilekçe vermek
  180. petty  : küçük, önemsiz, ufak tefek
  181. pole  : polanyalı, leh
  182. posterity  : döl, soy, gelecek kuşaklar
  183. precise  : tam, kesin, çok dikkatli, titiz (kimse), titizlikle yapılmış (iş), dakik (saat), hassas (alet)
  184. predator  : yırtıcı hayvan
  185. predicament  : kötü durum, bela, durum, hal, vaziyet
  186. prey  : av, on –I avlamak, on –I sıkmak, -e sıkıntı vermek
  187. prone  : yüzükoyun yatmış, eğilimli
  188. propensity  : (for/to) (-e) eğilim
  189. proximity  : yakınlık
  190. purify  : temizlemek, arındırmak, arınmak, temize çıkarmak, sadeleştirmek
  191. pursuit  : kovalama, izleme, takip, uğraş, iş, peşinde olma, gerçekleştirmeye çalışma
  192. rank  : sıra, dizi, saf, askeri rütbe, derece, mertebe, mevki, aşama, makam, derecelendirmek, sıraya koymak, (belirli bir grubun) içinde olmak, (belirli bir gruptan) biri sayılmak
  193. rate  : oran, nispet, sıklık,
  194. rebuke  : azarlamak, paylamak, azar, paylama
  195. recede  : geri çekilmek
  196. recite  : ezberden okumak, (öğrenci) ders anlatmak, sayıp dökmek, anlatmak
  197. reconciliation  : uzlaşma, barışma
  198. refinement  : arıtma, rafine etme, rötuş etme, kibarlık, incelik, zariflik
  199. refrain  : (müzik) nakarat
  200. regress  : gerilemek
  201. relieve  : gönlünü ferahlatmak, kurtarmak, nöbetini devralmak
  202. remain  : kalmak, durmak, artakalmak, olduğu gibi kalmak
  203. remedy  : çare, ilaç, deva, çaresini bulmak, düzeltmek
  204. renunciation  : vazgeçme, terketme, ret
  205. repeal  : (yasa, emir v,b’ni) kaldırmak, iptal etmek
  206. repent  : pişman olmak, tövbe etmek
  207. reprimand  : azar, paylama, azarlamak, paylamak
  208. resolve  : karar vermek, çözmek, halletmek,ortadan kaldırmak, karar vermek, kararlaştırmak, fizik, kimya çözmek, karar, niyet, kararlılık
  209. retaliation  : misilleme, kısas, öç, intikam
  210. reverse  : aksi, arka, ters, tersine dönmüş, ters çevirmek, tersyüz etmek, tersine dönmek, yerlerini değiştirmek, otomotiv geri getirmek, bir konudaki fikrini değiştirmek, hukuk (kararı) iptal etmek, feshetmek, ters taraf, ters, arka taraf, arka, ters, aksi, zıt olan şey, teslik, aksilik, otomotiv geri vites
  211. riot  : kargaşa, ayaklanma, isyan, cümbüş, eğlenti, kargaşa çıkarmak, ayaklanmak, isyan etmek
  212. rough  : pürtüklü, pütür pütür, tırtıklı, tırtık tırtık, kaba, kaba biçilmiş (çimen), bozuk (yol, kaldırım), engebeli (arazi), dalgalı (deniz, su), fırtınalı (hava), şiddetli (rüzgar), kaba, görgüsüz (kimse), kaba, incelikten yoksun, zor, sıkıntılı, kaba, son şeklini henüz almamış, kulağa hoş gelmeyen, kulağı rahatsız eden, külhanbeyi
  213. sake  : hatır, uğur
  214. salute  : selam vermek, selamlamak, selamlama, selam
  215. sane  : aklı başında, mantıklı
  216. sarcastic  : iğneleyici, alaylı, müstehzi
  217. scope  : saha, alan, faaliyet alanı, olanak, fırsat, kapsam, konuşma dili teleskop, mikroskop
  218. scout  : izci, gözcü, keşif kolu, casus (asker, gem, veya uçak) keşif yapmak, keşfe çıkmak
  219. secede  : (siyasal veya dinsel bir örgütten) ayrılmak
  220. seclude  : from –i –den ayırmak
  221. seep  : sızmak, sızıntı yapmak
  222. seize  : tutmak, yakalamak, el koymak, zaptetmek, müsadere etmek, gaspetmek, kavramak, anlamak
  223. serene  : sakin, yüce
  224. shelter  : sığınak, barınak, korunak, siper,korumak, barındırmak, barınmak, saklanmak, sığınmak, siperlanmek
  225. shuffle  : (iskambil kağıtlarını) karıştırmak, karmak, (birşeyleri) bir yerden alıp başka yere koymak, (ayaklarını) sürüklemek, ayaklarını sürüyerek yürümek, iskambil kağıtlarını karıştırma, ayaklarını sürüyerek yürüme
  226. simulate  : taklidini yapmak, gibi yapmak,
  227. slightly  : azıcık, birazcık
  228. slot  : dar ve uzun yiv veya açıklık, delik, konuşma dili yer
  229. solid  : katı, sıvı olmayan, som (metal), massif (ağaç, tahta), yekpare ve içi dolu (madde), tam, kesintisiz, aralıksız, fasılasız, sağlam, dayanıklı, sağlam, güvenilir, muteber, geometri katı, katı, katı madde
  230. sovereign  : özerk (devlet), en büyük siyasi iktidara sahip, egemen, mutlak, sınırsız, hükümdar, bir çeşit ingiliz altını (para)
  231. span  : süre, müddet, (kemer veya köprü ayakları arasındaki) açıklık, genişlik, karış, (kemer) (yolun) üstünden geçmek, (köprü) (bir yerin) üstünden geçmek, kapsamak, (bir çağın belirli bir dönemini) yaşamak
  232. spontaneous  : kendiliğinden olan, spontane, spontane, anında yapılan
  233. spurious  : sahte
  234. stable  : sağlam, kolayca sarsılmaz, güvenilir, dengeli (kimse), fizik stabil, kararlı, istikrarlı
  235. stake  : kazık, (bitki için) ispalya, sırık, herek, ticaret pay, hisse, kazığa bağlamak, sırığa/ispalyaya bağlamak, off kazıklarla (bir yerin) sınırlarını belirtmek, on (kumarda) (birine, bir şeye) (para) koymak, on (umudu, geleceği, hayatı) (birine, bir şeye) bağlamak
  236. stale  : bayat
  237. steadfast  : sadakatli, sadık, sabit, değişmeyen, sözünden dönmeyen
  238. steer  : direksiyonda olmak, direksiyon kullanmak, denizcilikle ilgili dümende olmak, dümen kullanmak, into –e yönelmek, through –İ (bir yerden) geçirmek, denizcilikle ilgili for (belirli bir yere) giden rotayı izlemek, (belirli bir yere) doğru gitmek
  239. stern  : müsahamasız, sert (kimse), sert (bakış, yüz)
  240. stiff  : katı, sert (bir şey), kaskatı, gergin (kas), koyu, koyu bir kıvamda olan, zor, güç, müşkül, resmi, soğuk (davranış), morto, ceset
  241. strenuous  : yorucu, ağır, zor (iş), gayretli
  242. stun  : sersemlemek, -İ şoke etmek, (birinde) şok etkisi yaratmak, -İ çok şaşırtmak
  243. sturdy  : sağlam, dayanıklı, gürbüz, sağlıklı
  244. subdue  : (bir yeri, halkı) zor kullanarak control altına almak, (birini) hizaya getirmek, (bir isteği, korkuyu) bastırmak
  245. submerge  : -İ suyun içine baktırmak/daldırmak, suyun içine bakmak/dalmak, sular (bir yeri) kaplamak, sular altında kalmak
  246. submit  : teslim olmak, boyun eğmek, arzetmek, sunmak, bildirmek, göndermek, vermek, (fikir) ileri sürmek
  247. subordinate  : (başka bir şeye gore) –den aşağı kalan, -den sonra gelen, daha az önemli olan, başkasının emrinde olan (kimse), başkasının emrinde olan kimse
  248. subsequent  : sonraki, sonra gelen, (belirli bir olayı) takip eden
  249. summon  : (birini) resmen emirle çağırmak, (birini) çağırtmak, (toplantının) yapılması için emir vermek, (up) (gcünü veya cesaretini) toplamak
  250. surmount  : üstesinden gelmek, hakkından gelmek, -İn üstünden yükselmek, -İn üstünde durmak
  251. sweep  : süpürmek, away yok etmek, silip süpürmek, alıp götürmek, sürüklemek, (bir yerin) üzerinden geçmek, istila etmek,
  252. tame  : evcilleştirilmiş, evcil, uysal, munis, heyecan vermeyen, heyecansız, sıkıcı, yavan, evcilleştirmek, uysallaştırmak, uslandırmak
  253. tease  : şaka yollu takılmak, alay ederek sataşmak, (saçı) (tarakla) kabartmak, başkalarına takılmayı seven kimse, takılgan kimse
  254. temperament  : mizaç, huy, tabiat, yaradılış
  255. tempt  : (birini) ayartmaya çalışmak, doğru yoldan saptırmaya çalışmak, birinin kendi nefesiyle mücadele etmesine yol açmak,
  256. testament  : vasiyetname
  257. thrift  : tutum, ekonomi, idare
  258. tight  : sıkışmış, iyice gerilmiş, gergin, dar veya sıkı (giysi), aralarında az aralık bulunan, sık (saflar), konuşma dili sıkı, cimri, konuşma dili sarhoş, temin edilmesi zor (bir malzeme), sıkı, sıkı bir şekilde
  259. tiny  : ufacık, küçücük, minicik, minnacık, minimini
  260. torment  : ıstırap, azap, işkence, eziyet çektiren kimse, eziyet veren şey
  261. trace  : iz, eser, ufacık bir miktar, (bir şeyin) üzerine şeffaf bir kağıt koyup kopyasını çıkarmak, to bazı izleri veya ipuçlarını takip ederek (birinin, bir şeyin) (nerede) olduğunu keşfetmek veya saptamak, bazı ipuçlarını takip ederek (bir olayı) (belirli bir sebebe) bağlamak, bırakılan ipuçları (birini) (belirli bir yere) kadar götürmek, (bir olayın tarihini) (belirli bir sure boyunca) safha safha vermek, to (silsileyi) (geçmişte belirli bir zamana kadar) saptamak, (bir ailenin silsilesi) (geçmişte belirli bir zamana kadar) uzatmak
  262. tremble  : titremek, ürpermek, titreme, ürperme
  263. tyrant  : zorba, zalim, tiran, zorba hükümdar, despot
  264. underrate  : gerçek değerinden az değer vermek, küçümsemek
  265. utensil  : kap, alet
  266. utmost  : en uzak, en son, en büyük, en yüksek, en fazla
  267. utter  : bütün bütün, tam, kesin, mutlak
  268. victorious  : galip, utkulu, muzaffer
  269. vigorous  : kuvvetli, etkin, dinç, gayretli, enerjik
  270. virtue  : erdem, fazilet, meziyet, yarar, fayda, avantaj, yararlı özellik, değerli özellik, önemli özellik, güç, iffet
  271. wearisome  : sıkıcı, yorucu, bıktırıcı, usandırıcı
  272. weird  : esrarengiz, garip, acayip, tuhaf
  273. well-bred  : terbiyeli, kibar
  274. whine  : inlemek, ağlamak, iniltiler çıkarmak, sızlanmak, sızlamak, yakınmak, (kurşun) vınlamak, (sivrisinek) vızıldamak, inilti, inleme, sızıltı, sızlama, (kurşuna ait) vınlama, (sivrisineğin çıkardığı) vızıltı
  275. woeful  : keder oldu, keder verici, acıklı, korkunç, feci
  276. yield  : (ürün, vergi, sonuç) vermek, (kar, kazanç) getirmek, teslim etmek, teslim olmak, to (başkasına) vermek, bırakmak, (birşeyin doğru olduğunu) Kabul etmek, ürün, mahsul, verim, hasılat, gelir
  277. zeal  : gayret, şevk, coşkunluk, ateşlilik

Yorum yazabilirsiniz