Skip to content

1032/YDS kelimeleri 188

 

  1. abridge  : kısaltmak, özetlemek
  2. abstain  : hiç yapmamak, sakınmak
  3. adept  : (at/in) usta, çok becerekli, mahir, usta, işinin ehli
  4. adverse  : kötü, elverişsiz, menfaatine aykırı, aleyhte
  5. affluent  : zengin, gönençli
  6. agitator  : kışkırtıcı, tahrikçi, provokatör, eylemci, kampanyacı, ajitatör, çalkalayıcı, kırıştırıcı
  7. allay  : yatıştırmak, hafifletmek
  8. ally  : müttefik
  9. ambush  : pusuya düşürme, pusuya düşürmek
  10. annul  : (yasa, yargı, sözleşme v.b’ni) bozmak, feshetmek
  11. ascend  : çıkmak, yukarı çıkmak, (hükümdar) (tahta) çıkmak
  12. assertive  : kendini hissettiren
  13. assuage  : azaltmak, hafifletmek, yatıştırmak
  14. avert  : başka tarafa çevirmek, yön değiştirmek, önlemek
  15. avoidance  : of –den kurtulma, -İ önleme, of –den kaçınma, -den çekinme, of –den sakınma
  16. base  : temel, esas, askeri üs, kimya baz
  17. begrudge  : (bir şeyi) (birine) fazla görmek, (bir şeyi) istemeyerek vermek/yapmak
  18. bulky  : iri, cüsseli, hacimli, hantal
  19. carefree  : tasasız, kaygısız, dertsiz
  20. chain  : zincir, silsile (dağ), zincirlemek, zincirle bağlamak
  21. chatty  : konuşkan
  22. choke  : boğmak, nefesini kesmek, tıkamak, boğulmak, tıkanmak, boğulma, tıkanma, otomotiv jikle
  23. coherence  : tutralılık, tutarlık, mantıklılık
  24. coincide  : with ile rastlaşmak, aynı zamana rastlamak, çatışmak, uymak, bir olmak, matematik çakışmak
  25. compile  : derlemek
  26. comprise  : kapsamak, içermek, -den oluşmak, oluşturmak
  27. congenial  : uygun, cana yakın, hoş
  28. consolidate  : pekiştirmek, takviye etmek, sağlamlaştırmak, pekişmek, sağlamlaşmak, birleştirmek, birleşmek, ticaret konsolide etmek
  29. content  : içerik, çoğul (kitaba ait) içerik, muhteviyat, çoğul içindeki şeyler
  30. convince  : ikna etmek, inandırmak
  31. core  : (etli meyvelerde) göbek, iç,nüve, öz, esas, merkez
  32. coverage  : sigorta miktarı ve kapsamı, gazetecilik, televizyon bir konu veya olaya ayrılan yer ve zaman
  33. decimate  : büyük bir kısmını yok etmek
  34. depreciate  : fiyatını kırmak, değerini düşürmek, ucuzlatmak, amortize etmek
  35. depress  : -İ bastırmak, -e basmak, üzmek, canını sıkmak, moralini bozmak, kuvvetten düşürmek, zayıflatmak, değerini veya miktarını azaltmak
  36. despise  : küçümsemek, hor görmek, adam yerine koymamak
  37. detain  : alıkoymak, geciktirmek, gözaltına almak
  38. detest  : nefret etmek, iğrenmek, tiksinmek
  39. devastate  : harap etmek, mahvetmek, viraneye çevirmek, perişan etmek
  40. dexterity  : el çabukluğu, beceri, ustalık
  41. dictum  : otoriter hokum veya söz, özdeyiş, atasözü, hukuk mütalaa
  42. disdain  : küçük görme, tepeden bakma, hor görme, küçük görmek, tepeden bakmak, hor görmek
  43. dissident  : ayrı görüşte olan, karşıt görüşlü, muhalif, ayrı görüşte olan kimse, muhalif
  44. distort  : biçimini bozmak, (yüzünü) çarpıtmak, çarpıtmak, gerçek anlamından saptırmak, başka anlam vermek
  45. distract  : dikkatini başka yöne çekmek, dikkatini dağıtmak
  46. diverge  : ayrılmak, birbirinden uzaklaşmak
  47. downfall  : düşüş, yıkılış, çöküş, çökme, (yağmur) boşanma
  48. drift  : sürüklenme, yönelim, yöneliş, kayma, sürükleniş, amaçsızca sürüklenme, (rüzgarın yağdığı) kar birikintisi, anlam, demek istenilen şey, (rüzgarın veya akıntının etkisiyle) sürüklenmek, hiçbir yer veya işte sürekli kalmadan yaşamak
  49. drowsy  : uykulu, uyku veren
  50. dubious  : kuşkulu, şüpheli, belirsiz, kararsız, güvenilmez
  51. elude  : (izleyenleri, bir tehlikeyi) atlatmak, hatırlayamamak, aklına gelmemek
  52. emancipate  : azat etmek, serbest bırakmak, özgürlüğüne kavuşturmak, from –den kurtarmak
  53. endorse  : ciro etmek, onaylamak
  54. entail  : gerektirmek
  55. entice  : (birini) tatlılıkla (kötü bir şey yapmaya) ikna etmek
  56. envy  : kıskançlık, haste, gıpta, kıskanmak, gıpta etmek
  57. escalate  : (fiyat v,b,’ni) yükseltmek, yükselmek, (savaş, anlaşmazlık v.b.’ni) kızıştırmak, kızışmak
  58. evaporate  : buharlaştırmak, buharlaşmak
  59. evoke  : aklına getirmek, çağrıştırmak
  60. execution  : idam, idamın infazı, uygulama, yerine getirme, infaz, (manevra, hareket) yapma
  61. exert  : (güç) kullanmak, (gayret) sarfetmek
  62. exterminate  : yok etmek, imha etmek
  63. extort  : (para) sızdırmak, (haraç) almak, zorla almak
  64. fade  : solmak, rengi atmak, soldurmak
  65. fallacy  : yanlış düşünce veya inanç, mantık yanıltmaca, safsata, mantık kurallarına aykırı sav
  66. flaw  : kusur, (kumaş veya giyside) defo
  67. flee  : kaçmak, firar etmek
  68. fluctuate  : yükselip alçalmak, inip çıkmak, değişmek, ticaret dalgalanmak
  69. formidable  : zor, müşkül, güç, aşılması zor
  70. fortify  : -de tahkimat yapmak, -e moral vermek
  71. frivolous  : ciddi olmayan, önemsiz, boş, saçma, havai (kimse), hoppa (kadın)
  72. genocide  : soykırım, jenosit
  73. gigantic  : dev gibi, kocaman
  74. glorious  : çok şerefli, yüceltilmeye değer, fevkalade güzel, harikulade, muhteşem
  75. gratify  : memnun etmek, hoşnut etmek, tatmin etmek
  76. grief  : büyük üzüntü, acı, keder
  77. guidance  : rehberlik, yol gösterme, güdüm
  78. heritage  : miras, kalıt
  79. hospitable  : konuksever, misafirperver
  80. hostility  : düşmanlık, çoğul savaş, çarpışmalar
  81. huge  : koskoca, çok büyük,ulu, büyük,yüce
  82. humble  : alçakgönüllü, mütevazı, hakir, aciz, kibrini kırmak, burnunu kırmak
  83. ignite  : tutuşturmak, yakmak, ateşlemek, tutuşmak, yanmak, ateş almak
  84. immerse  : daldırmak, suya batırmak
  85. impair  : bozmak, zayıflatmak
  86. impede  : engellemek
  87. implicit  : ifade edilmeden anlaşılan, saklı, ima edilen, dolaylı olarak anlaşılan, tam, kesin
  88. imposition  : (vergi) koyma, zorla Kabul ettirme, zahmet, ceza, yük, hile, talep
  89. impulse  : tepki, itki, itici güç, ani bir istek
  90. incorporate  : içermek, kapsamak, into/in –e dahil etmek, -e dahil etmek, -e katmak, anonym şirket haline getirmek, birleştirmek, birleşmek, cisimlendirmek
  91. inflict  : (on/upon) –e (ağrı, acı, ceza) vermek
  92. innate  : (bir şeye/birine) özgü/has, esas, asıl, öz, iris, kalıtsal, (birinin) tabiatında olan, felsefe doğuştan olan
  93. insubstantial  : asılsız, temelsiz, hayali, zayıf, hafif
  94. interrogate  : sorguya çekmek, soru sormak
  95. intoxicate  : sarhoş etmek, mest etmek, tıbbi zehirlemek
  96. invincible  : yenilmez
  97. lecture  : konferans, konuşma, (üniversitede) ders, azarlama, konferans vermek, (üniversitede) ders vermek, azarlamak
  98. liberate  : özgürlüğünü sağlamak, serbest bırakmak, salıvermek, argo çalmak
  99. loathe  : nefret etmek, hiç sevmemek, tiksinmek, iğrenmek
  100. magnify  : büyütmek, büyük göstermek, abartmak, büyütmek
  101. manifest  : manifesto, gümrük bildirisi
  102. meek  : sabırlı ve yumuşak başlı, uysal, alçakgönüllü
  103. meekness  : uysallık
  104. merit  : değer, erdem, fazilet, -İ hak etmek, -e layık olmak, -e değmek
  105. mild  : yumuşak başlı, ılımlı, hafif, ılıman (iklim)
  106. minuscule  : küçük harf, minüskül, küçük harfle yazılı, küçük, ufacık, önemsiz
  107. modesty  : alçakgönüllülük, ılımlılık, iffet
  108. motion  : hareket, devinim, teklif, önerge, el ile işaret etmek
  109. mummify  : mumyalamak, mumyalaşmak
  110. myth  : söylence, efsane, mit, mitos, hayali kimse veya şey
  111. navigation  : gemi seferi, gemi yolculuğu, gemicilik, denizcilik
  112. obstacle  : engel, mani
  113. ominous  : uğursuz, meşum
  114. ordeal  : karakter veya dayanıklılık denemesi, büyük sıkıntı
  115. outcast  : yoplum dışına itilmiş kimse, toplum dışına itilmiş
  116. outright  : acıkça, kesin olarak, tamamen, resmen, hemen, derhal, peşin olarak, bir ödemede, kesin, tam, resmen, düpedüz, yalnızca, karşılıksız (bir hediye/bağış/yardım)
  117. paradox  : paradoks
  118. periphery  : dış sınır çizgisi, çevre
  119. perplex  : zihnini karıştırmak, şaşırtmak, allak bullak etmek, karıştırmak, çapraşık  duruma getirmek
  120. plain  : düz, sade, süssüz, basit, açık, baharatsız, sade (yiyecek), sadece, açıkça, düzlük, ova, geniş ve düz yer
  121. plead  : yalvarmak, rica etmek, hukuk dava açmak, iddia etmek, mazeret olarak göstermek, bahane etmek
  122. plight  : kötü durum
  123. potent  : kuvvetli, güçlü, etkili, yetkili, nüfuzlu, cinsel iktidarı olan
  124. precise  : tam, kesin, çok dikkatli, titiz (kimse), titizlikle yapılmış (iş), dakik (saat), hassas (alet)
  125. prejudice  : önyargı, kayırma, taraf tutma, tarafgirlik, zarar, ziyan, haksız hokum verdirmek, zarara uğramak
  126. proclaim  : ilan etmek, açığa vurmak
  127. proverb  : atasözü
  128. ravage  : yakıp yıkmak, kasıp kavurmak
  129. recoil  : geri çekilmek, (silah) geri tepmek, geri gelmek, geri çekilme, (silah) geri tepme
  130. reconcile  : uzlaştırmak, barıştırmak, aralarını bulmak, razı etmek
  131. recount  : anlatmak, hikaye etmek
  132. rectify  : düzeltmek, doğrultmak, tasfiye etmek, elektrik (dalgalı akımı) doğru akıma çevirmek
  133. refrain  : nakarat
  134. refute  : yalanlamak, çürütmek
  135. reliance  : on –e güven, -e itimat, -e bel bağlama
  136. remote  : uzak, ücra, sapa, pek az
  137. reprimand  : azar, paylama, azarlamak, paylamak
  138. reprisal  : misilleme
  139. repulsive  : iğrenç, tiksindirici, itici
  140. resentful  : içerlemiş
  141. restoration  : restarasyon, onarım, restore etme, onarma, iade, geri verme, eski görevine iade etme, bir şeyin asıl şeklini gösteren model
  142. reverently  : saygılı bir şekilde
  143. reserve  : ayırmak, saklamak, ertelemek, ihtiyat olarak saklanan şey, yedek, ağız sıklığı, spor yedek oyuncu
  144. robust  : sağlam, gürbüz, güçlü, dinç
  145. salvage  : kurtarılan mal, (eşya) kurtarmak
  146. secrecy  : sır saklama, sır tutma, gizlilik
  147. sense  : duyu, his, akıl, zeka, fakir, düşünce, anlam, mana
  148. sentimental  : duygusal
  149. sermon  : vaaz
  150. shrink  : (kumaş) çekmek, daralıp ısalmak, (kumaşı) çektirmek, (bir şeyin) suyu çekilmek, (bir şeyin) suyunu çektirmek, azalmak, azaltmak, (bir şeyin) değeri azalmak, (bir şeyin) değerini azaltmak, sinmek, pusmak, konuşma dili psikiyatr, ruh doktoru
  151. shrivel  : kuruyup buruş buruş olmak, büzüşmek
  152. simultaneously  :
  153. slaughter  : (kasaplık hayvanı) kesme, kesim, öldürme, katil, (kasaplık hayvanı) kesmek, katletmek, konuşma dili (rakip takımı) büyük bir yenilgiye uğratmak, mahvetmek
  154. slender  : ince, narin, hatları inc eve güzel, az, yetersiz
  155. spacious  : geniş
  156. stem  : (bitkide) sap veya gövde, (kadehte) sap, (pipoda) beden, (akışı) durdurmak veya yavaşlatmak, from –den kaynaklanmak
  157. stiff  : katı, sert (bir şey), kaskatı, gergin (kas), koyu, koyu bir kıvamda olan, zor, güç, müşkül, resmi, soğuk (davranış) argo morto, ceset
  158. strain  : kendini zorlamak, (kaslar) gerilerek zorlanmak, ıkınmak, (kası) zorlayarak incitmek, (bir şey yapmaya) kendini zorlamak veya çok gayret etmek, -İ süzgeçten geçirmek, süzmek
  159. strangle  : boğmak, boğulmak,
  160. strenuous  : yorucu, ağır, zor (iş), gayretli
  161. stroll  : around dolaşmak, gezmek, gezinmek, dolaşma, gezme, gezinti
  162. sturdy  : sağlam, dayanıklı, gürbüz, sağlıklı
  163. subdue  : (bir yeri, halkı) zor kullanarak control altına almak, (birini) hizaya getirmek, (bir isteği, korkuyu) bastırmak
  164. supplement  : ilave, ek, by (belirli bir şey yaparak) (bir şeyin) eksikliklerini gidermek, by (belirli bir şey yaparak) (bir şeyi) artırmak, with (belirli bir şeyle) (bir şeyi) artırmak
  165. surplus  : artakalan miktar, üretim fazlası, fazla, fazla miktarda
  166. swift  : çabuk, hızlı, süratli, konuşma dili akıllı, makul, zeki
  167. tedious  : sıkıcı, can sıkan, usandırıcı
  168. temperance  : aşırıya gitmeme, aşırılığa kaçmama, ölçüyü aşmama, hiç içki kullanmama
  169. tenable  : savunulabilir, makul
  170. tenant  : kiracı
  171. tender  : kolaylıkla incinen, hassas, duyarlı, şefkatli, müşfik, sevecen, yumuşak, sert olmayan (et, sebze, meyve v.b.)
  172. tenet  : prensip, ilke, öğreti
  173. testimony  : tanıklık, şahadet, ifeade, kanıt, delil
  174. tidal  : gelgite/meddücezre ait, gelgitten/meddücezirden ileri gelen, gelgitten/meddücezirden etkilenen
  175. torment  : ıstırap, azap, işkence, eziyet çektiren kimse, eziyet veren şey
  176. trail  : (hafif şeyleri) sürümek, sürüklemek, sürünmek, sürüklemek, yavaşça gezdirmek, gelişigüzel uzanıp gitmek, izlemek, takip etmek, (başkalarının) gerisinde olmak, along after (birinin) peşine takılmak, along yavaş yavaş veya yorgun argın gitmek/ yürümek, off (ses) azalmak, (bir şey) canlılığını yitirmek, sarkmak, uzanmak, düşmek, patika, keçiyolu, (birinin ardında bıraktığı) izler, (birinin peşinde/arkasında bıraktığı) şey
  177. turmoil  : karşılıklı, kargaşa
  178. unify  : birleştirmek
  179. unreasonable  : mantıksız, akılsız, makul olmayan, aşırı, fahiş (fiyat)
  180. upright  : dikey, dik, dürüst, doğru, dik, dimdik, direk
  181. vaccination  : aşı, aşılama
  182. vanity  : kibir, kendini beğenmişlik, boş şey, abes şey, beyhudelik
  183. ventilate  : havalandırmak
  184. vicious  : kötü, pis, şiddetli, sert, kusurlu, bozuk, ahlakı bozuk, kötü niyetli, saldırgan tehlikeli
  185. vow  : yemin, ant, adak, yemin etmek, ant içmek
  186. vulgar  : müstehcen, edebe, aykırı, adi, bayağı, görgüsüz
  187. warden  : hapisane müdürü, memur, görevli
  188. willful  : isteğinde inat eden, düşüncesinde inat eden, çok bencil bir şekilde inatçı, kasıtlı, mahsus yapılan

Yorum yazabilirsiniz